2020 yılı getirdikleri ile götürdükleri ile çok tartışıldı çok tartışılmaya devam ediyor. Her tartışmada Adanalı hemşehrilerimizin “Hoşgeldin 2021” fotoğrafı bir kez daha anlam kazanıyor. Hemen hem herkes bu yılı hiç gelmemiş gibi görme isteği ağızdan ağıza bir latife olarak dolaşıyor.

En çok aklımızı, hayatımızı, ekonomimizi sarsan sağlığımızı tehdit eden Covid-19 virüsü oldu. Bu virüs hayatımızı öyle etkiledi ki; hükümetler bile alacakları en basit kararlarda bile bu virüs ve etkilerini hesaba katıyor ya da katmak zorunda kalıyor.

Her sektörde olduğu gibi eğitim sektörünün içinde de bir çok sektör bileşeni bulunuyor. Bakanında tutun okulların kursların kapısını açan gece kurumu bekleyen bekçisine kadar herkese bu sektörde alınan kararlardan önemli derecede etkileniyor. Bu nedenle karar alıcıların en zorlandıkları dönem bu dönem olmuştur sanırım. Çünkü alınacak karaların eğitimin etkilenmesinden tutun alıncak kararların eğitimin merkez etkenlerinden tutun yan etkenlerine kadar vereceği ekonomik sosyal tahribat ve bunu ülke ekonomisine etkileri olacaktır.

Bir eğitimci olarak alnacak muhtemel kararların ekonomik etkilerini tartışmayı sorgulamayı ekonomistlere bırakarak, alıncak karara yön verme çabası olarak düşündüğüm bazı talepler tabii ki var. Kimi ekonomik anlamda kurumunu koruyabilmek adına okulların açılmasını istiyor. Çünkü diyorlar ki; bu sadece okulların kursların para kazanması değil, eğitim sektörüne hizmet veren bir çok sektörü olumsuz etkileme durumu ve bu durum neticesinde alım gücü zayıflayacak olan ülkemiz insanının ekonomiye olan olumsuz yansıması sonucu oluşacak zincirleme bir etkilenme olacaktır. Bu konuda herkes ama herkes hatta açılmasın diyenler de onlara hak veriyorlar.

Açılmaması konusunda fikir beyan edenler ise bu konuda sağlığımızı koruma adına önemli bir etken olduğu konusunda fikir beyan ediyorlar. Bu dönemde daha sık duyduğumuz “Süper taşıyıcı” ünvanını çocuklara yükleyen bu guruptaki insanımız okulların açılmasını bu anlamda tehlikeli görüyor. Bu konuda herkes aynı tedbir aynı dikkati sağlarsa bu dönem daha rahat atlatılabilir. Örneğin çok fazla ortamda bulunuyor olmaları nedeniyle süper taşıyıcı olabilecek çocuklarımızın mümkün olduğunca az ortamda bulunmalarını sağlayarak, eskilerin tabiri ile “evden okula, okuldan eve” ulaşmalarını sağlayarak süper taşıyıcı olmamaları konusunda tedbiri almış oluruz. Zaten bu süreçte maske ve mesafenin önemini konuşmaya dahi gerek yok. Bu nedenle tedbir alınarak bu konuda çocuklarımızın eğitimlerini sekteye uğratmama şansımız var. Fakat açılmaması durumunda yaşanabilecek ekonomik sıkıntıların telafisi mümkün olmayabilir.

Tam da eğitim sekteye uğramaması konusu açılmışken, okulların açılmaması durumunda yaşanacakların da dikkate alınması gerekir. Çünkü normal eğitim dönemlerinde bile çok fazla maruz kalınan ve çok fazla önem verilen yaz öğrenme kaybı konusu bu günlerde daha da önem kazanıyor. DSÖ bile konuda fikir beyan ederek 26 Milyon yıllık bir kayıp söz konusu diyerek okulların açılmasının öneminden bahsetti. Amerikada yapılan bir araştırmanın yaz öğrenme kaybı ile ilgili sonuçlarında şunlar ifade ediliyor;

Öğrenciler bu sonbaharda okula döndüklerinde, birçoğu – belki de özellikle tarihsel olarak dezavantajlı öğrenci gruplarından olanlar – akademik yıla yaz tatilinin başlangıcında olduklarından daha düşük başarı seviyeleriyle başlayacaklar.  Bu durum yaz öğrenme kaybı ya da yaz gerilemesi olarak anılır. Bu durum 1906 yılına kadar uzanan eğitim araştırmacılarının ilgisini çekmiştir.

 Yapılan incelemeler, yaz kaybıyla ilgili çeşitli bulguları özetlemiştir. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda şu sonuca varılmıştır: Ortalama olarak, öğrencilerin başarı puanları yaz tatili boyunca bir aylık okul yılı öğrenimi kadar azalıyor, (düşüşler daha keskin oluyor, matematik için kayıp derecesi daha yüksek sınıf seviyelerinde daha büyüktü.  Daha da önemlisi, orta sınıf öğrencilerin becerileri gelişme gösterme eğilimindeyken, düşük gelirli öğrencilerin kayıp yaşama eğiliminde olduğu göz önüne alındığında, gelire dayalı okuma açıklarının yaz boyunca büyüdüğü sonucuna varmışlardır. 

 Yaz kaybıyla ilgili son bilgilere göre ;  Güney eyaletlerinden (2008-2012 arası) 2-9. Sınıflarda okuyan yarım milyondan fazla öğrencinin verilerini kullanan bir çalışma, öğrencilerin yaz boyunca okul yılındaki öğrenimlerinin ortalama yüzde 25 – 30’unu kaybettiklerini ortaya çıkardı;  Buna ek olarak, siyah ve Latin öğrenciler okul yılı boyunca daha az kazanmaya ve yaz boyunca beyaz öğrencilere göre daha fazla kaybetme eğilimindeydiler. Bununla birlikte, ulusal düzeyde temsil edilen Erken Çocukluk Boylamsal Çalışması, 2010 Anaokulu Sınıfı ve 1. sınıflardan sonra yazlar boyunca genel kayıp olduğuna dair çok az kanıt buldu ve yaz sosyoekonomik statü açıkları bazı derslerde ve sınıflarda genişledi ancak diğerlerinde genişlemedi. Von Hippel ve Hamrock önceki iki veri setini yeniden analiz ettiler ve boşluklar olduğu sonucuna vardı.  “Bu nedenle, coğrafya, sınıf seviyesi veya konu genelinde evrensel olarak olmasa da, yaz kaybı ve yaz fark büyümesi meydana geliyor gibi görünüyor.

 Entwisle, Alexander ve Olson’un “musluk teorisi”, düşük gelirli öğrencilerin yüksek gelirli öğrencilere kıyasla yaz aylarında neden daha az öğrenebileceğine dair bir açıklama sunar. Teoriye göre, “kaynak musluğu” tüm öğrenciler için açıktır.  öğretim yılı, tüm öğrencilerin öğrenme kazanımları elde etmesini sağlar.  Ancak yaz boyunca, kaynakların akışı dezavantajlı geçmişe sahip öğrenciler için yavaşlarken, avantajlı geçmişe sahip öğrenciler için değil.  Daha yüksek gelirli öğrenciler, yaz boyunca finansal ve beşeri sermaye kaynaklarına (ebeveyn eğitimi gibi) erişmeye devam etme eğilimindedir ve bu da öğrenmeyi kolaylaştırır.

Bu araştırmada öğrenciler arasındaki sadece gelir seviyesinin farkılılığı bile öğrencilerin öğrenme kaybının ne kadar fazla olduğunu ortaya koymuş oluyor. Şimdi yaz tatilinde dahi %25-30 kayıp yaşanabileceği gerçeği varken uzun süren bir ayrılığın nasıl sonuçlara mal olacağını gözardı etmemek gerekir. Uzun süre alınamayan eğitim neticesinde bu 25-20 rakamların çocuklarımıza sene kaybına kadar gitmesine neden olabileceği de aşikar. Bu konuda hep beraber alacağımız tedbirlerle çocuklarımızın geleceklerinde sıkıntı yaşamamalarını sağlayabiliriz. Çünkü ülkemizdeki gelir dağılımına baktığımızda herkesin eşit olarak bu kaybı giderecek destekleri aynı düzeyde bulamayacağı açıktır. Bu nedenle gençliğimiz yani geleceğimiz bizim alcağımız tedbirlerle daha da güçlü olabilir. DSÖ örgütünün tabiri ile 26 Milyon yılı kazanabiliriz.

Bu nedenle okullarımızı bir an önce gereken tedbirleri en üst düzeyde alarak sağlamalıyız. Gerek her türlü tedbirin gerekli kurumlarca alındığı konusunda sıkı denetimlerle kontrol edilerek okullarımızın açılması sağlanıp her geçen gün daha da artan öğrenme kaybını engellemeliyiz